28 Mayıs 2012 Pazartesi

Eskimeyen Sorular Ve Ben Bertolt Brecht




Türkiye'nin yaşadığı toplumsal değişim ve sancılı süreç Bertolt Bercht'i tekrar akıllara getirdi sanırım.İlk kez. 1979 yılında Dostlar tiyatrosunda oynanmaya başlayan Brecht-Kabere'de Zeliha Berksoy ve Genco Erkal'ı benim gibi yaş haddinden dolayı izleyemeyenlerin bu son gösterimlerinden birine yetişmesi büyük onurdu doğrusu. Genco Erkal gibi bir çınarı böylesine bir politik eleştiri oyununda seyretmek hakikaten çok etkileyiciydi. Her dönem tazeliğini ve gerçekliğini koruyan başkaldırıları ve sorgulamaları izleyicilerin yaşadıkları gündemi yeniden sorgulamasını ve eleştirel bir bakış açısıyla bakmasını sağlıyor.Eşim sayesinde kalabalık bir öğretmen grubuyla izlediğim oyunda Genco Erkal, o büyük üstad beni bir kez daha kendine hayran bıraktı. Sahnedeki o enerjisi ve büyük performansıyla Erkal'ı canlı canlı izlemek yıllarca unutulmayacak bir anı benim için.Öyle bir hava oluştu ki sahnede bir an yılların yaşlamdıramadığı bu koca çınarın sahnenin herhangi bir  köşesinden üstümüze atlayıp "Düşün bakalım neden bu haldesin?" diye yakamıza yapışacağını düşündüm bir an.



"Genco Erkal’ın ‘sivri dilini, düşünmeyi keyfe, eğlenceye dönüştüren zekâsını, gülmece dehâsını’ özlediği, günümüz üstüne söyleyeceklerini dinlemek arzusuyla yeniden metinlerini sahnelemeye karar verdiği Brecht, oyun süresince zamanı hiç geçmeyen, evrensel bir yazar olduğunu seyircilere her şarkıda, her replikte hatırlatıyor. Yazarın savaş ve askerlik karşıtlığını en dolaysız biçimde telaffuz ettiği ‘Topların Türküsü’ , ‘Vatan uğruna savaşan askerler ölmez.’ ironisiyle sona erdiğinde, yahut 11. İstanbul Bienali’ne de adını veren ‘İnsan Neyle Yaşar?’ adlı şarkıda oyuncular ‘Önce ekmek gelir, arkadan ahlak’ dizesini haykırdığında salonda kopan alkıştan da anlaşılıyor ki, Bertolt Brecht’e, ve onun özelinde eşitsizliğe, sömürü düzenine başkaldırma umuduna toplumca ihtiyacımız var. Yazarın Weimar Cumhuriyeti döneminden, II. Dünya Savaşı yıllarından ya da Doğu Berlin’den gözlemleyerek kaleme aldığı, çürümüş dünya düzenini, insan doğasını, savaş endüstrisini masaya yatıran metinlerinin günümüz Türkiye’siyle birebir örtüşmesi, ne yazık ki bir tesadüften çok daha ötede." (Gökçe Algan)

Ben Bertolt Brecht’te Genco Erkal’a Tülay Günal eşlik ediyor. Genco Erkal’ı hep Zeliha Berksoy ile izleyenler, Brecht-Kabare’nin şarkılarını Genco Erkal ile Zeliha Berksoy’un eşsiz yorumundan dinleyenler en başta yadırgasalar da, Tülay Günal rolünün ve epik tiyatro oyunculuğunun hakkını fazlasıyla veriyor; tecrübesi ve güçlü sesiyle kâh bir hayat kadını, kâh küçük bir çocuk, kâh çaresiz bir asker kılığına bürünerek Genco Erkal’ı tamamlıyor.

25 Mayıs 2012 Cuma

Fotoğraf Hayattır



copyright: Murat Düzyol
Ayasofya ve martı.
http://www.photosofstory.com/
 

copyright: Murat Düzyol
Kabil'de bir akşamüstü. Afganistan.
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Burkalı Afgan kadınları
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Afganistan'da kadın olmak...
http://www.photosofstory.com/



copyright: Murat Düzyol
Burkina Faso'da bir Kur'an kursu.
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Foça, Siren kayalıkları.
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Balat'ta sıcak hava...
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Safir'in gözleri. Levent.
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Mehteran geliyor...
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Sis ve İstanbul.
http://www.photosofstory.com/


copyright: Murat Düzyol
Bir İstiklal caddesi nostaljisi.
http://www.photosofstory.com/


24 Mayıs 2012 Perşembe

Köprüden Önce Son Çıkış: Kendi Mağaramızda Huzuru Bulmak

Köprüden Önce Son Çıkış: Kendi Mağaramızda Huzuru Bulmak:   Fotoğraf: Murat Düzyol  Bilinçaltı insanoğlunun çöp sepeti midir? Yoksa zamanı geldiğinde yararlanacağı malzeme...

Kendi Mağaramızda Huzuru Bulmak



Fotoğraf: Murat Düzyol

Bilinçaltı insanoğlunun çöp sepeti midir? Yoksa zamanı geldiğinde yararlanacağı malzemeleri depoladığı güvenli alanlar mıdır? Sanırım bu biraz da insanın kendisini ne kadar tanıdığı ve yaşadıklarını nasıl yorumladığıyla ilgili olsa gerek. Yaşam tarzımız, bağımlılıklarımız, inançlarımız ya da inançsızlıklarımız, geleneklerimiz ve bizim için “mit” olan durumlarımız bilinçaltı denen mağaramızın çeşitliliğini oluşturuyor. Burada bir bilim adamı kimliğinden uzak bir birey, bir sanatçı olarak bilinçaltıyla ilgili düşüncelerimi paylaşırken ne kadar subjektif ifadeler kullandığımın farkındasınızdır. Tamamen hislerimin yansıması olan bu düşünceler konusunda herhangi bir tezim veya buluşum olmadığı gibi  genellemeden de özellikle kaçınıyorum.

Çözmeye  veya anlamaya çalıştığım insanoğlunun ne kadar karmaşık bir sistem olmasından ziyade toplum içindeki posizyomuyla bilinçaltının ilişkisi belki de.Yaşam tarzlarımız, sosyal pozisyonumuz, kariyerimiz ve belki de yaşadığımız şehir bilinçaltımızın stoklarını etkileyen unsurlar mıdır? Köyde yaşayan bir insanla bir metropolde yaşayan bireyin aynı yoğunlukta olayları algılaması mümkün müdür? Ya da basit bir yaşam süren kişinin bilinçaltı daha mı tenhadır? Hiç sanmıyorum. Ya da elbette...

İnsanın kendi mağarasında huzur içinde yaşaması mümkün müdür? O kadar cesur muyuz? Herşeyle yüzleşmeye ve bunlara göğüs germeye gücümüz var mı? Bir insan katıksız sessizliğe veya sonsuz bir karanlığa ne kadar tahammül edebilir? Bu sorular aslında çok sık kendi kendimize sorduğumuz sorular gibi geliyor bana. Ama kimi zaman bu sorgulamayı farkına varmadan yapıyoruz ya da cevaplarımızı hep erteliyoruz. Bireysel yalnızlığın toplumsal kitleler oluşturduğu, yalnızlığın artık yalnız olamadığı, kitlesel yalnızlıklarımızı normalleştirdiğimiz günümüzde, yalnızlığımızı maskelemekle meşgulüz.

Kabul görmeyen tüm düşüncelerimizin ve davranışlarımızın kaynağını aykırılığımızla çözmeye çalışırken, yeraltının karanlık sokaklarında ıslık çalarak korkularımızı yatıştırmaya çalışıyoruz belki de. Bilinçaltı denen mağaramızdaki "şey"lere göz atıp tasnif edebilenler bunu yaratıcı bir sürece dahil ederek sanat esereri veya edebi metinler olarak dışavurmaya çalışırken, daha az kendini dinleyen ve yorumlayabilenler de bu durumu şiddet eylemleri olarak yansıtabiliyorlar.

Huzuru bulmak ve arınmak mümkün müdür? Elbette. Ancak işe önce kendi içimize, kendi mağaramıza bir ışık tutarak başlamamız gerekiyor. Ne kadar alçak ne kadar kötü ne kadar utanç verici "şey"lerimiz varsa onlarla bir bir karşılaşmamız ve belki de dostça el sıkışmamız gerekecek. Kendi mağarasında huzuru bulamayan, yeraltının kalabalık sokaklarında da "ıssız" kalacağını bilir. Bilir ve daha da korkar yalnızlıktan.Yeraltının hor görülmüş, dışlanmış tüm aykırı insanları size sesleniyorum, mağaralarınıza geri dönün ve bir ışık yakın karanlığa.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Köprüden Önce Son Çıkış

Aslında yazma alışkanlığım yoktur. Yani düzenli olarak bir konu ya da kendi hakkımda yazma halinden bahsediyorum. Günlük tutmam örneğin, anılarımı da paylaşmam. Çoğunlukla görsel materyallerle ifade ederdim kendimi. Ederdim dedim, çünkü sanırım artık bazı düşüncelerimi ya da hayallerimi çevremle paylaşma zamanı geldi. Bu güne kadar yaşadıklarımın ve gördüklerimin bir değerlendirmesi ya da damıtılmış özü olarak da düşünebileceğiniz bu yazıları da "Köprüden önce son çıkış" adı altında toplamayı uygun gördüm. Her saniye bilerek ya da bilmeyerek birşeylere karar verirken buna bizi sürükleyen durumları düşünmeyiz pek. Sadece olması gerektiği için yaptığımız hamleler gibi kabul ederiz. Oysa karar vermek bir köprüden geçmek gibiyse ve biz aslında karar vermek istemiyorsak, her zaman başka bir yol daha vardır. Yeter ki cesur olalım.

Umarım zaman zaman burada vücut bulacak düşüncelerim, benzer yollarda yürüyen insanlara farklı bir ufuk sunar.

Tekrar görüşmek üzere.